Bugün : 22 Şubat 2018

Üye Ol
Şifremi unuttum

Üye Bilgileri

Online Ziyaretçi: 2
Online Üye: 0
Online Yönetici: 0

Toplam Üye: 1711
Son Üye: buracan315

Online Üyeler:
Şu An Online Üye Yok
Hoşgeldiniz Ziyaretçi!
IP Adresiniz: 54.234.233.48
Üye olmak için Buraya tıklayabilirsiniz.

Toplam Hit : 56273047
Toplam Tekil Hit : 18648424
Site Kuruluş Tar : 11.05.2007

TRT Çerkeslere televizyon kanalı açmalı mı ?

Evet
Hayır

Toplam Oy: 4753
[Sonuçlar]
Köy Muhtarı
Muhtar İsim: Mehmet YILDIZ
Ev Tel : 0352 531 10 10
Cep Tel: 0505 855 55 98

Haber Gönder

Bu haberi Gönderen :ahra

Putin ile Bush'un son tangosu

İlyas KAMALOV 7 Nisan 2008 Mayıs ayının başında devlet başkanlığı görevini Dmitriy Medvedev’e devredecek olan Vladimir Putin, 6 Nisan’da, 2014 yılındaki Kış Olimpiyatları’nın da ev sahibi Soçi kentinde ABD Başkanı Bush’u misafir etti. Bush ile Putin arasındaki bu görüşme iki liderin son resmî görüşmesi oldu. Putin’in bundan sonraki süreçte de aktif siyasette kalacağı kesinleşirken, aynı şeyi Bush için söylemek mümkün değil. Her iki lider de aynı tarihte görevlerine başlamışlardı. Bush 2000 yılının Kasım ayında göreve başlamış, Putin de 2000 yılının son gününde devlet başkanlığı görevini üstlenmiş, Mart ayında ise resmî olarak devlet başkanı seçilmişti.

İki liderin döneminde (son sekiz yıl) Rus-Amerikan ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izledi. 11 Eylül olayları sonrasında taraflar özellikle uluslararası terörizm konusunda işbirliğine giderek, “ilişkilerde romantizm dönemi” olarak tabir edilen süreci başlatmış oldular. Bu bağlamda Moskova, ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonlarına ve Orta Asya’da askerî üsler açmasına karşı çıkmadı, ABD ise bir zamanlar eleştirdiği Rusya’nın Çeçenistan sorunu ile insan hakları ihlalleri konularını görmezden geldi. Ancak, ABD’nin yayılmacı politikasının Rusya’nın çıkarlarını tehdit etmeye başlaması, başta Ukrayna ve Gürcistan olmak üzere BDT coğrafyasında “renkli devrimler”i desteklemesi, Rusya’nın her geçen gün güçlenmesi ve özellikle de Avrasya coğrafyasında enerji devi hâline gelmesinden rahatsız olması, “romantik ilişkiler”e son verdiği gibi, Soğuk Savaş dönemine benzer bir rekabeti de beraberinde getirdi. ABD’nin Doğu Avrupa’ya füze radar sistemleri yerleştirme planları, Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyeliği konusunda desteklemesi, Kosova’nın bağımsızlığını desteklemesi gibi politikaları karşısında Moskova da AKKA’dan çekildi, kendi füzelerini Avrupa ülkelerine yönelteceğini açıkladı ve İran ile diğer konularda ABD’nin işini zorlaştırmaya çalıştı. Her ne kadar son 8 yıl içinde Bush ile Putin birçok konuda farklı politikalar izlese ve Soğuk Savaş dönemini aratmayan açıklamalarda bulunsalar da, kişisel ilişkilerinde ılımlı bir hava hakim oldu. İki liderin ilişkilerinde ölçüyü gözetmeleri, bütün sorunlara rağmen diyalogun kesilmesini engelledi. Soçi’de gerçekleşen görüşmeyi de aslında siyasi konuların görüşüldüğü bir zirveden ziyade Putin ile Bush’un “kişisel görüşmesi” olarak nitelendirmek mümkün. Bu görüşmede liderler samimi bir ortamda bir taraftan 8 yıllık icraatlarını gözden geçirirken, diğer taraftan da görevlerini devredecekleri liderlere bir yol haritası çıkarmaya çalıştılar. Tarafların 8 yıl boyunca anlaşamadıkları konularda “son günde” ortak bir noktaya gelmeleri zaten beklenemezdi. Ayrıca, Soçi Zirvesi’nden önce iki lider mevcut sorunları NATO Zirvesi ile NATO-Rusya toplantısında da görüşmüşlerdi. Her ne kadar NATO Zirvesi’ne Moskova-Vaşington rekabeti damgasını vursa da, Putin alışılagelmiş sert açıklamalardan kaçınmış ve böylece Soçi’deki görüşmelere gergin bir hava hakim olmamıştır. İki liderin görüşmesi sonrasında “Rusya-ABD Stratejik Çerçeve Bildirisi” yayınlandı. Bildirinin giriş kısmında iki ülkenin terör ve uyuşturucu ticareti ile mücadele ve nükleer silahların yayılmasını engelleme konularındaki işbirliğinden söz edilmekte, Rus-Amerikan işbirliğinin Orta Doğu’daki ve Kore krizlerinin çözümünde oynadığı rolün altı çizilmektedir. İki ülke arasında sorun teşkil eden konular ise beklenildiği gibi haleflere bırakıldı. Bu konuların başında hiç şüphesiz ABD’nin Çek Cumhuriyeti ile Polonya’ya yerleştirmek istediği füze radar sistemleri, NATO’nun genişlemesi, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği ve ABD’nin bu konudaki desteği, Rusya’nın AKKA’dan çekilmesi, Kosova’nın bağımsızlığa kavuşması ve Kosova’nın diğer bölgelere örnek teşkil edip etmemesi, İran’ın nükleer çalışmaları gibi konular gelmektedir. Putin ile Bush’un bir araya gelerek işbirliği yaptıkları ve anlaşamadıkları konuların özetini çıkarmaları somut bir netice vermese de, önümüzdeki yıllar için iki ülke arasındaki ilişkilerin en azından kötüye gitmeyeceği yönünde küçük de olsa ümit vermektedir. Nitekim Rusya-ABD ilişkilerinin iyi olması, sadece bu iki ülke açısından değil, dünyadaki istikrar açısından da büyük önem arz etmektedir. Her ne kadar Rusya ile ABD’nin bölgesel sorunlara yaklaşımları farklılık arz etse ve bu iki ülke birçok bölgede rekabet içerisinde olsalar da, işbirliği yapacakları alanların sayısı az değildir. Örneğin terörle mücadele ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesinde ortak görüşlere sahipler. Ayrıca halen bir rekabet alanı gibi görünse de, Rusya ve ABD’nin bu alanda ortak çalışma potansiyeli mevcuttur. ABD dünyada en fazla enerji tüketen ülke konumunda iken Rusya, enerji ihracatında ve sahip olduğu doğal zenginlikler konusunda birinci sırada yer almaktadır. Ancak siyasi rekabet, coğrafi mesafe ve Rus ekonomisinin “özel” yapısı, bu iki ülke arasında başta enerji olmak üzere ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini engellemektedir. Nitekim iki ülke arasındaki ticaret hacmi 10 milyar doların altında olup, Rusya, ABD’nin ticari ortakları arasında ancak 39. sırada yer almaktadır. Dolayısıyla ABD’nin bir taraftan Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğini desteklemesi, diğer taraftan da Rus-Amerikan ticari ilişkilerinin gelişmesini engelleyen Jackson-Venik Deklorasyonu’nu kaldırması, ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Diğer taraftan ABD’nin Afganistan ve Irak gibi içinden çıkması her geçen gün güçleşen iki büyük sorunla uğraştığı bir dönemde, aralarında Rusya’nın da olduğu Çin, Japonya ve Brezilya gibi yükselen güçlerle daha iyi ilişkilere sahip olması kendisinin de çıkarınadır. Ayrıca, Rusya’nın bugün halen, Batı’nın ilişkileri kestiği pek çok ülke üzerinde etkili olabildiği göz önünde bulundurulacak olursa, Irak ve İsrail-Filistin de dâhil olmak üzere birçok uluslararası sorunun çözümünde ABD’nin çabalarına katkısı olabilir. Buna paralel olarak, Rusya’nın da ABD’ye ihtiyacı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Her ne kadar Putin, devlet başkanı olduktan sonra Rusya’da ülkenin bütünlüğünü korumaya ve halkın durumunu iyileştirmeye yönelik reformlar gerçekleştirse ve bu yönde büyük başarılar elde etse de, Rusya’nın nüfusunun gittikçe azalması, enerji kaynaklarına bağlı bir ekonominin sakıncaları, etnik çeşitlilik ve demokrasiden giderek uzaklaşılması gibi sorunlar varlığını sürdürmektedir. Her iki ülkenin muhtelif sıkıntılarını hafifletecek bir işbirliğinin gelişmesi ise; ABD’nin Rusya’nın güçlenmesini, Rusya’nın da ABD’nin her adımını tehdit olarak görmesi nedeniyle mümkün olamamaktadır. Bundan dolayıdır ki, her ne kadar Buh ve Putin büyük gerilimler yaşanmasına geçit vermemiş olsa da, arkalarında bıraktıkları tablo haleflerinin işini pek de kolaylaştırmayacaktır.
Haber Gönderilme Tarihi:15 / 04 / 2008
Haber Okuma Sayısı:1553